Ara
  • Fatih Küçükuysal

İklim Krizinde Uluslararası Anlaşmalar ve Yeşil Enerjiler

Özet

İklim değişikliği son yüzyılın en önemli sorunlarından birisidir. Ancak son yıllarda artık “iklim krizi” olarak ifade edilmektedir. Çünkü küresel ısınmayla ve diğer meteorolojik anormalliklerle beraber su kuraklığı ve gıda kıtlık riski artmakta, bu da ekoloji ve ekonomiyi yıkıcı bir şekilde etkilemektedir. Küresel ısınmanın ana nedenlerinin çok büyük oranda insan kaynaklı olduğu bilim otoriteleri tarafından da kabul edilmektedir. Sanayi devriminden sonra artan endüstriyel kimyasal atıklar ve sera gazları, nüfusun da artmasıyla her geçen gün dünyayı bir seraya döndürmektedir. Kömür, benzin, doğalgaz gibi fosil yakıtlardan elde edilen enerji, sera gazlarından karbondioksit gazının atmosferde artmasına neden olmaktadır. Organik atıklardan ve hayvanlardan atmosfere salınan metan gazı da sera etkisinde çok etkilidir. Karbon ayak izini en aza indirmek için yenilenebilir temiz enerji kaynakları, yani yeşil enerji artık bir zorunluluk olmuştur. Bu derleme makalede iklim krizine neden olan etmenler, konuyla ilgili uluslararası antlaşmalar ve soruna doğal çözüm olan yeşil enerji kaynaklarının Türkiye ve Avrupa ülkelerindeki durumu değerlendirilmiştir.

İklim Değişiminden İklim Krizine

Günümüzde endüstriyel kimyasallar, aşırı fosil yakıt kullanımı ve karbondioksiti oksijene dönüştüren yeşil alanların azlığı gibi etmenlerle tetiklenen iklim değişimi, insanlık için artık bir çevre sorununu aşmış, kuraklık, kıtlıkla beraber sosyal ve ekonomik bir kriz oluşturmaya doğru hızla ilerlemektedir. Bunlara nüfus artışı da eklenince üretim ve tüketim katlanarak artmakta ve riskli kimyasal gazlarını salınımı çoğalmaktadır. Sera gazları, yerden uzaya yansıyan güneş ışınlarını dünyaya geri yansıtarak dünyayı ısıtan gazlardır. Bunlar, karbondioksit (CO2), metan (CH4), nitröz oksit/ diazot monoksit (N2O), kloroflorokarbon (CFC), hidroflorokarbonlar (HFCs), perflorokarbonlar (PFCs), kükürt hekzaflorür(SF6) gazlarıdır. (Ozon (O3) ve su buharı (H2O) da bunlara katılır). Sera gazlarının atmosferdeki ömürleri yüzyıllar hatta binyılları bulmaktadır. Salınımlar (emisyonlar) hemen sıfırlansa bile küresel ısınmanın etkileri uzun süre hissedilecektir (1).

Sıcaklıktaki bu istenmeyen artış, buzulların erimesi, okyanus sularının soğuması, buna bağlı olarak okyanus akıntılarının değişerek rüzgarları etkilemesi, akabinde özellikle okyanusa kıyısı olan bölgelerdeki bitkilerin oluşum ve yayılım yapısının değişmesi, ardından mikro iklimler üzerinde değişikliklerin ortaya çıkması ve meydana gelen bu değişimlerin tekrar sera etkisini tetiklemesi şeklinde kısır bir döngüye neden olmaktadır. Bu döngü içerisine ekosistem ve biyoçeşitlilik olumsuz etkilenmekte ve tüm insanlar yaşanılabilir yeşil dünyadan koşar adım uzaklaşmaktadır (2).

Endüstri ve teknoloji sonrası insan yaşamının süresi ve refahı artmıştır. Dünya üzerinde şu an yaşayan insan sayısı, tarih boyunca yaşayıp ölmüş insanların toplamından fazladır. İklim krizinin yol açtığı küresel ısınma ve bazı bölgelerde aşırı yağış dünyayı bütünüyle etkilemektedir. Diğer yerel çevre sorunları (teorik olarak) alınabilecek tedbirlerle engellenebilir ve iyileştirilebilirken, küresel ısınma bir noktadan sonra geri dönüşü olmayan zararlara yol açabilecek potansiyele sahiptir. Dünyada üretim ve tüketimin en az olduğu ülkelerden biri olan Bhutan ve en yüksek olduğu Almanya karşılaştırılırsa; Bhutan’da yaşayan bir ailenin fert sayısı fazla ama tüketim seviyesi düşüktür. Almanya’daysa tam tersi ailenin fert sayısı az (hatta tek yaşayanlar çoğunlukta) ama tüketim seviyesi çok yüksektir (1).

Uluslararası Antlaşmalar

Rio+20 Birleşmiş Milletler (BM) Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı, Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde 2012 yılında gerçekleştirilmiş, ülkelerin yeşil politikalara geçişini hızlandırmayı amaçlamıştır. Ayrıca sürdürülebilir kalkınma için refah seviyesinin yükseltilmesi de amaçlanarak daha temiz ve yaşanabilir bir çevreye ulaşmak hedeflenmiştir. BM Çevre Programı’nın (UNEP) etkinliğinin arttırılması, ülkelerin refahla beraber doğal kaynakları da dikkate alması, ülkeler arasındaki gelişmişlik farklarının azaltılması vurgulanmıştır. Ekonomik ve sosyal kalkınmanın vazgeçilmez bir unsuru olan istihdam içinse Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) etkinliklerinin arttırılması tavsiye edilmiştir. BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında 195 ülkenin onayıyla iklim değişikliğine karşı Paris Antlaşması (PA), Aralık 2015’te kabul edilmiştir. Küresel ölçekte yeşil enerjilerin yaygınlaştırılmasına öncü olacak olan bu antlaşma, iklim değişikliğiyle ilgili uluslararası ilk antlaşma özelliğine sahiptir. Her antlaşma gibi gündemde kalması ve uygulanması siyasi irade ve halk desteği gerektirir. Dünyanın ekolojik ve ekonomik geleceğiyle ilgili G7 ve G20 ülkeleri başta olmak üzere tüm ülkelerin ve uluslararası kurumların gündemindedir.PA, iklim değişikliğine başlıca neden olan sera gazları emisyon değerlerinin düşürülmesi amacıyla gelişmiş ülkelerin, diğer ülkelere finansman, teknoloji ve Ar-Ge konularında destekler önermektedir. Özellikle 2020 yılından sonraki süreci ele alırken uzun vadede sanayileşme öncesi döneme göre küresel sıcaklık artışını 1,5 derecelerde sabit kılmayı hedeflemektedir. Bu hedefe ulaşılabilmek içinse yenilenebilir yeşil enerji kaynaklarının yaygınlaştırılmasını önermektedir (3).

PA, Avrupa Birliği (AB) açısından da sürdürülebilir ekonomi ve yeşil enerjilere geçiş sürecinde önemli bir dönüm noktasıdır. Böylece yeşil enerjilere yönelik Ar-Ge çalışmaları ve yatırımlarında artış sağlanmıştır. AB, antlaşmayla belirlenen hedeflere ulaşmak için politikalarında iyileştirmelere gitmiş ve çeşitli yasal düzenlemeler yaparak tüm bunları 2 Mart 2016 tarihinde kamuoyuna deklare etmiştir. Türkiye ise 2015 yılında kabul edilen antlaşmayı 2016 yılında imzalamış ancak henüz meclisinde onaylatmamıştır (3).

AB, küresel ölçekte yaşanan ve ciddi çevresel, ekonomik ve toplumsal sorunlara neden olan iklim değişikliğine çözüm sunmayı ve bu konularda öncülük etmeyi hedeflemektedir. Bu hedef doğrultusunda, Avrupa Komisyonu tarafından “Avrupa Yeşil Mutabakatı” (AYM) adlı kavram ortaya çıkarılmıştır. Böylece 2050 yılına kadar sıfır sera gazı emisyonunun söz konusu olduğu adil ve rekabetçi bir ortamda AB ve diğer ülkelerin yeşil politikalara ve uygulamalarına dönüşümü hedeflenmektedir. Bu dönüşümün, şu an aday üyelik süreci sekteye uğramış olsa da Türkiye için olumlu etkileri olacağı beklenmektedir. Çalışmada Türkiye’ye yönelik de öneriler sunulmuştur. Bu duruma özel bir eylem araştırmasında AYM kapsamındaki atık emisyonlarının AB ve Türkiye’deki etkileri karşılaştırmalı biçimde analiz edilmiştir. Yeni bir olgu olan AYM ile ilgili olarak literatürde özellikle Türkiye’deki atık yönetimi sektörü açısından sera gazı emisyonu etkilerinin incelendiği bir çalışmaya rastlanmamıştır. AYM, iklim krizine karşı uygulanan tüm eylem planlarına verilen addır. Bu anlaşmayla AB üye ülkelerin tümünün 2050 yılına kadar karbon nötr hale getirilmesi amaçlanmıştır. Konuyla ilgili temel düzenlemeler ve politikalar şu şekilde sıralanabilir (4);


  1. AB emisyon ticaret sistemi

  2. Üye devletlerin emisyon dışı ticaret sektörlerine ilişkin hedefleri

  3. Orman ve arazilerin iklim değişikliğiyle mücadeleye katkısı

  4. Sera gazı emisyonlarının taşımacılıkta azaltılması

  5. Enerji verimliliği ve yeşil enerji yatırımları

  6. Düşük karbon için yeşil teknolojilerin desteklenmesi

  7. Florlu sera gazlarının aşamalı azaltılması

  8. Ozon tabakasının korunması

  9. İklim değişikliğinin etkilerine hazırlanılması

  10. İklim değişikliği yatırımları

AB, ilgili anlaşma kapsamında başta iklim yasası ve karbon sınır vergisi olmak üzere bir dizi tedbirler almış ve alacaktır. Tüm bunları hayata geçirmek içinse şirketlerin yeşil enerjiye geçmesini kolaylaştırmak için karbon ve fosil bazlı yakıt ve enerjilerden uzaklaşmada çeşitli geçiş fonları üzerine çalışmaktadır. Önümüzdeki 10 yıl için AB çevre projeleri için tahsis edeceği bu fonların büyüklüğü 1 trilyon doların üzerindedir. Bu fon, bu değeriyle dünya ve AB tarihinde iklim değişikliği için en büyük maddi teşviktir. Günümüzde artan enerji ihtiyacı ve küresel çevre kirliliği, dünya çapındaki yatırımların yönünü zaten yeşil enerjiye doğru çevirmiştir. AB Komisyonu da ilgili tüm yasa ve yönetmeliklerini gözden geçirmekte ve bunları AYM hedefleriyle uyumlu hale getirmektedir. Genel olarak AYM; döngüsel ekonomi vasıtasıyla kaynakların verimli kullanımını artırmayı, çevre kirliliğini ve iklim değişikliğini azaltmayı ve biyolojik çeşitliliği korumayı amaçlayan bir rehber niteliğindedir. Bu planda ilk olarak Yenilenebilir Enerji Direktifi ile Enerji Verimliliği Direktifi ve ardından Emisyon Ticareti Direktifi gözden geçirilmiştir. Tüm düzenlemeler ve müeyyidelerle 2050’de karbon nötr bir Avrupa kıtası yaratılacaktır (4).

AB, AYM kapsamında Türkiye ile de ortak bir vizyon geliştirmek istemektedir. Çoğunluğunu sanayileşmiş ülkelerin oluşturduğu bazı AB ülkelerinin sera gazı emisyon değerlerinin Türkiye’den oldukça yüksektir. Avrupa Çevre Ajansı (2020) verilerine göre; 2018 yılında AB’nin toplam sera gazı emisyonlarındaki payı açısından ilk üç ülkenin sıralaması Almanya (emisyonların neredeyse dörtte biri), Fransa ve İtalya şeklindedir. 2018 yılında, sera gazı emisyon seviyelerinde en fazla artış Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde olurken en büyük düşüş Litvanya‘da olmuştur. Türkiye’nin 2018 yılındaki toplam sera gazı emisyonları 533 milyon tondur. Bu da27 üyeli AB içinde %13,7 paya denk gelmektedir. Türkiye’nin sera gazı emisyonu düzeyi AB geneline kıyasla yüksek bir paya sahip olduğu görülmektedir. 1990 yılıyla karşılaştırıldığında, ilgili toplam sera gazı emisyonları 2018 yılında Türkiye’de %142 artış gösterirken AB’de %21 düşüş göstermiştir. AYM, sadece iklim değişikliğine çözüm üretmemekte, aynı zamanda üye ve partner ülke ekonomilerinin sürdürülebilir kalkınmasında da birçok destek sunmaktadır. Bu bağlamda Türkiye’nin emisyonlarını düşürme ve ekonomisini büyütme fırsatlarını kazan-kazan yaklaşımıyla en iyi şekilde değerlendirmesi kendi çıkarına olacaktır (4).

Gri ve Yeşil Enerji

Enerji, iş yapma kapasitesi olarak tanımlanır. Enerjisiz hiçbir iş-eylem yapılamaz, cisimler hareket edemez-ettirilemez ve canlılar yaşamını devam ettiremez. Enerji, endüstrinin, teknolojinin özet olarak medeniyetin ve hayatın kaynağıdır. Sanayi devriminin arkasındaki güç de kömür kullanımı ve kömür enerjisi kullanan buhar makinelerinin devreye alınmasıdır. Kimya olmadan endüstri olmayacağından çevreyle uyumlu, doğal kaynakları dikkatli kullanan bir üretim sistemi kirletici olmayacağı söylenebilir. (Bu Yeşil Kimya İlkeleri ve İyi Tarım gibi doğala özdeş sistemlerin de temelidir). Yenilenebilir kaynaklardan doğayla uyumlu yeşil enerji üretmek, ekolojik modernleşme kuramının somut örneğidir (1).

Enerji ve sürdürülebilirlik arasında çok önemli bir ilişki vardır. Enerji yaşamdır. Enerji elde edişleri ve kullanımları şimdiki insanların ve gelecek nesillerin hayat kalitesini tehdit etmemeli ve doğal kaynakları kendilerini yenileyemeyecekleri ölçüde tüketmemelidir. Bu yüzden fosil yakıt ve nükleer enerji kullanımı sürdürülebilirlik ilkeleriyle bağdaşmaz. Bu kaynaklar eninde sonunda tükenecektir. Aynı zamanda kullanımlarında insanla beraber tüm canlılara ve doğaya birçok zararları olmaktadır. Günümüzde fosil yakıtlar görece daha ucuz olduğundan ve tüm sistem buna göre inşa edildiğinden birden bırakılmaları kolay olmamaktadır. Ancak bu sürdürülebilir bir durum değildir (1).

Sürdürülebilirlik; çevre bilimi ekoloji, iktisat, hukuk, işletme ve politika gibi birçok kavramı içerisine aldığından multidisipliner bakılmalıdır. Neoklasik ekonomi, sürdürülebilirliği refahın maksimizasyonun sağlanması olarak tanımlarken, William Ruckelshaus’a göre ekolojinin en geniş sınırları içinde ekonomik büyümenin ve kalkınmanın karşılıklı etkileşimiyle sağlanır ve zaman içinde korunur.Hart’a göreyse ekoloji, ekonomi ve sosyolojinin birbirleriyle etkileşim içerisinde olduğu bir kavramdır (3).

Fosil yakıt kullanımında karbondioksit salınımına ek olarak hava kirliliğine ve asit yağmurlarına neden olan kükürtdioksit salımı da oluşmaktadır. Nükleer enerji de çok yüksek enerji ortaya çıkardığından ve (reaktör kurulumu ve uranyum gibi radyoaktif madde zenginleştirme dahil edilmezse) ucuz olduğu savıyla yenilenebilir enerjiye tercih edilmektedir. Nükleer enerjinin karbon salınımı yapmayan bir enerji olduğu düşünülür. Ancak bu “uranyumu elektriğe çevirmek” değildir. Uranyum madenciliği, taşınması, fabrikalarda zenginleştirilmesi, dev nükleer santraller kurulması, bu nükleer santrallerin 25 yıllık ömürleri sonunda kapatılması ve yerin eski hale getirilmesi gibi aşamaların hepsi devasa endüstriyel faaliyetlerdir ve hepsi fosil yakıt kullanan dolayısıyla karbondioksit salımı yapan teknolojilerdir. (Ayrıca sızıntı bile olduğunda uzak-yakın çevredeki tüm canlılar genetiğine kadar zarar görmekte, geri dönülemez felaketlere neden olmaktadır)(1).

Başlıca yenilenebilir enerji kaynakları güneş, rüzgâr, dalga, gel-git, akarsu, jeotermal ve biyokütle kaynaklarıdır. (Buna hidrojen de katılır). Jeotermal ve gel-git dışındaki bütün kaynaklar aslında ana enerji kaynağı güneşten gelen enerjinin değişik formlarıdır. Biyokütle, fotosentezle bitkisel dokularda depolanan güneş enerjisidir. Akarsular güneş enerjisinin buharlaştırdığı suyun yağmurla dünyaya dönüp yerçekimiyle akma olayıdır. Rüzgâr da dünya üzerinde farklı noktaların güneş enerjisini farklı soğurmaları nedeniyle oluşan basınç ve ısı farklılıklarından oluşur. Dalgalar da rüzgârın su kütleleri üzerindeki etkisinden kaynaklanır. Aşağıda bunlardan bahsedilmektedir.

Güneş enerjisi, canlılığın temeli olan fotosentez işlemiyle Dünyadaki canlı hayatının ve ekosistemin kaynağıdır. Hem ısıtıcı hem de aydınlatıcı olan güneş, yeşil enerji uygulamalarında üç temel şekilde kullanılır. Bunlar; sıcak su elde etmek, fotovoltaik panellerle elektrik üretmek, pasif tasarım uygulamalarıyla binaların ısıtılması ve aydınlatılmasıdır. Güneş panellerinin kullanımı 1970’lerin ortasında seri üretime geçmiş, teknoloji ilerledikçe fiyatları düşmüştür. Günümüzde güneşten elektrik enerjisi üretimi, konvansiyonel elektrik üretim teknolojileriyle rekabet edebilir haldedir. İngiltere’de birçok ev kendi elektrik ihtiyacını kendi başına güneş enerjisiyle karşılamaktadır. AB’de üretilen elektriğin miktarıyla orantılı teşvikler verilmektedir. Avrupa’da ev tipi üretimlerin yanında büyük çaplı üretimler de yaygındır. Bu durumda üretim fiyatları daha düşük olmaktadır. Yılın çoğu zamanı hava kapalı olan Almanya’da 9-11 Mayıs 2014 tarihleri arasında elektrik talebinin %30’u güneşten, %35’i rüzgârdan üretilerek, toplam elektriğin %65’i yenilenebilir kaynaklardan elde edilmiş ve rekor kırılmıştır (1).

Geniş çaplı güneş enerjisinden elektrik üretimlerinde fotovoltaik modüller yerine daha ekonomik sistemler de kullanılmaktadır. Bunlardan en yaygın olanı parabolik kolektörlerdir. Güneş ışığı aynalarla yansıtılarak odaklanır ve borulardan geçirilen özel sıvılar kolayca yüksek sıcaklıklara çıkarılır. Sıvılar buhar türbinlerine yönlendirilerek elektrik üretimi yapılır. Güneş enerjisi bu kolektörlerle sıvı boruları yerine merkezdeki dev bir kuleye de odaklanabilir. Bu sistemde sıvı, güneş kulesindedir. Jeneratör de aynı yerde olduğu için ısı kayıpları çok az olur.Güneş enerjisi, kırsal bölgelerde aküyle beraber otonom sistemlerde de kullanılır. Şarj edilen aküler, aşıların soğuk tutulması, kuyudan su çekilmesi, yol aydınlatma ve haberleşme istasyonları için kullanılır (1).

Rüzgâr enerjisinden elektrik üretiminin kırk yıllık tarihi vardır. Günümüzde kabul edilmiş ve güvenilir bir yeşil enerji çeşididir. 20 KW’a kadar küçük sistemler yerel ihtiyaçlar için mikro üretimde kullanılır. Büyük çapta elektrik üretimi içinse ondan fazla rüzgâr türbininin belli bir sistem içinde dizilerek ‘rüzgâr çiftliği’ halinde çalıştırılması gerekir. Ancak bu büyüklükteki alanları rüzgâr enerjisine ayırmak gittikçe zorlaşmaktadır. O yüzden deniz üzerinde üretime yönelme vardır. Deniz üzerinde rüzgârlar daha kuvvetli, yüzey daha düz olduğundan enerji üretimi kara üzerindeki çiftliklere göre daha verimlidir. Pervane tasarımı uçak kanadı tasarımından esinlenmiştir. Pervaneye vuran rüzgâr, uçak kanadında olduğu gibi pervaneyi iter ve dönen pervanenin hareketi dişlilerle jeneratöre iletilir ve elektrik üretilir (1).

Akarsular da yenilenebilir enerji kaynağıdır. Güneş enerjisiyle buharlaşan su, yağmurlarla yeryüzüne döndüğünde yerçekimi kuvvetiyle mümkün olduğunca aşağı hızla akar. Bu akış sırasında su türbinden geçirilir ve suyun kinetik enerjisi elektrik enerjisine dönüştürülür. Ancak barajlar akarsuyu doğal yatağından kopardığından, bütün akarsu ekolojisine ve çevredeki ekosisteme, biyoçeşitliliğe zarar verdiğinden Hidroelektrik Santralleri (HES) yeşil enerji kavramı içinde yer bulamaz (1). (bknz. Yeşil Enerjilerin Handikapları ve Çözümleri)

Jeotermal enerji, dünyanın sıcak çekirdeğindeki ısı enerjisinden etkilenen yer altı suyunun sıcaklığı, bir buhar türbinini çevirecek kadar yüksekse (150 0C ve üstü) elektrik üretimi yapılabilir. Diğer türlü sıcak su seralarda veya evlerde merkezi ısıtma sistemi olarak kullanılır. İzlanda’da jeotermal elektrik santralinin atık sularının toplandığı Mavi Lagün, ülkenin en önemli turizm gelir kapılarından biri haline gelmiştir (1).

Biyokütle, bütün organik materyal ve tezek, bitki artığı ve kullanılmış yağ gibi atıkların biyoenerji kaynağı olarak doğrudan veya bazı işlemlerden sonra kullanıldığı maddelerdir. Odun, çalı, saman, gübre gibi her türlü organik atık biyokütle kaynağı olarak kullanılabilir. Biyokütle ısı veya elektrik üretmek için yeterli havayla (oksijen) doğrudan yakılarak biyoyakıt olarak kullanılır. Biyolojik materyaller sınırlı havayla gaz yakıt yapılabilir veya havasız ortamda ısıl bozunmayla sıvı yakıta dönüştürülebilir. Mısır, patates, buğday, şekerkamışı, micantus, jatropha gibi karbonhidrat / nişasta yoğun ürünler fermente edilerek biyoetanol (doğal etil alkol) elde edilir. Hindistan cevizi, palmiye, ayçiçeği gibi yağlı bitlilerden biyodizel üretilir. Biyoetanol ve biyodizel araçlarda yakıt olarak kullanılır. Biyokütlenin bakteriler tarafından parçalanarak metan gazı oluşması da mümkündür. Bu işlemle santrallerde ideal koşullarda biyogaz üretilir. Brezilya ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD), dünyada toplam biyoyakıt üretiminin %75’ini gerçekleştirir. ABD mısırının %33’ü etanole dönüştürülür. RudolfDiesel, 1893 yılında geliştirdiği dizel motorda yerfıstığı yağını biyoyakıt olarak kullanmıştır. Afrika ve Asya’daki bazıfakir ülkelerde biyokütle %95 seviyelerinde hâlâ en önemli enerji kaynağıdır (1).

Dalga enerjisi, denizdeki dalgaların kinetik enerjisinden elektrik üretme şeklinde gerçekleştirilir. Bu yöntemin hala geliştirilmeye ihtiyacı vardır ancak dünya denizlerinde büyük bir enerji potansiyeli olduğu açıktır. Portekiz açıklarına yerleştirilen Pelamis, dalga enerjisi modellerinden en ünlüsüdür. Ancak zorlu deniz koşulları sistemin devamlı arıza yapmasına neden olduğundan deneysel çalışma sonlandırılmıştır. Deniz Akıntıları ve Gel- Git enerjileri ise karadaki akarsu akmasına benzediğinden daha verimli çalışan sistemlerden sayılabilir. Gel-git enerjisi, suyun yükselmesiyle dolan kıyı barajlarındaki suyun, su çekildiği zaman türbinden geçirilerek elektrik üretilmesine dayanmaktadır. Bu tip üretimin dünyadaki en büyük modeli Fransa’daki La Rance modelidir. Bir diğer yöntemse gelgitteki suyun hareketinden pervanelerin hareketiyle elektrik üretmektir (1).

Hidrojen enerjisi, bir başka enerji tüketilerek elde edilen sentetik enerji taşıyıcısıdır. Hidrojen, motor yakıtı olarak kullanıldığı gibi sanayide, elektrik üretiminde, konutlarda güvenle kullanılabilir bir enerjidir. Hidrojenden enerji elde edilirken su buharı salınır, çevreyi kirletici zararlı kimyasal madde üretimi söz konusu değildir. Hidrojen gazı farklı yöntemlerle elde edildiği gibi su, güneş enerjisi veya onun türevleri olarak kabul edilen rüzgâr, dalga ve biyokütle gibi yeşil enerjilerle de üretilebilir. Çevresel uyumu yüksek ve istenilen verimde diğer enerjilere dönüştürülebilen yeni bir yakıta olarak hidrojen görülmektedir. Özellikle ulaşım sektöründe diğer yakıtların yerine geçeceği öngörülmektedir. Bunun farkına varan dünya, bilimsel çalışmalara hız vermekte, teknolojik gelişmelere yüksek oranda maddifonlar aktarmaktadır (5).

Yeşil Enerjilerin Avantajları

Yeşil enerji üretimleri küçük ve dağınık sistemler olduğundan yerel iş imkânları sağlar ve yerel ekonomileri destekler. Yeşil enerji, elektrik şebekelerinin ulaşamadığı kırsal bölgeler için bağımsız ve ucuz enerji olanakları sağlar (1).

Biyokütleden biyogaz üretiminde organik çöp ve atıkların çevreye zarar vermesinin önüne geçilmiş olur. Biyokütleden havasız çürüme (AnaerobicDigestion-AD) yöntemiyle elde edilen metan, fosil yakıt olan doğalgazın alternatifidir. Metan gazının doğal gaz olarak kullanımı iklim değişimi için avantajdır çünkü metan karbondioksitten 21 kat daha etkili bir sera gazıdır. Bunun yanında kanalizasyonlardan ve doğrudan çürümelerden atmosfere salınan metan gazı düzeneklerle toplanarak sera emisyonu daha da azaltılmış olur. İşlemin yan ürünü olan katı biyolojik artıklar azot yönünden zengindir ve bu halde tarımda gübre olarak kullanılmaya uygundur. Kimyasal 1 kg azot gübresi üretimi için 2 kg karbondioksit emisyonu yapıldığı düşünülürse, bu işlemlerle sera gazı emisyonlarının azaltılmasında önemli katkılar sağlanmış olur. Kanalizasyon atıklarının metan gazına çevrilmesinin sera gazı emisyonları yanında kanalizasyonun zararlı bakterilerden arındırılması da sağlanmış olur. Bu yöntemle hem elektrik hem ısı hem de gübre üretilir. Biyometan gazı üretimi Avrupa’da çok ciddi seviyelere ulaşmış ve araçlarda benzin, otogaz yerine kullanılmaya başlanmıştır (1).

Yeşil Enerjilerin Handikapları ve Olası Çözümleri

Yeşil enerji üretim santrallerinin ve düzeneklerinin kurulum ve teknoloji yatırımları gerekir. Bu maliyetlerin yüksek olduğu görüşü tamamen maliyetlerin nasıl hesap edildiğiyle ilgilidir. Elektrik enerjisi üretimi ele alınırsa maliyetler; Yatırım, yakıt, bakım-onarım, söküm-temizleme ve harici maliyetler olarak kısımlara ayrılır. Genelde söküm ve temizleme giderleriyle harici maliyetler, genelde maliyet hesaplarında gösterilmez, göz ardı edilirler. Oysa bu maliyetler diğer maliyetlerin toplamından fazla bile olabilir. Harici maliyetlerse fosil ve nükleer santrallerin yaydığı kirletici zehirli maddelerin doğal hayata verdiği zararların maliyetleridir. Bu harici maliyetler uzun zamanda ortaya çıktığından genelde fark edilmez. Yeşil enerji üretimlerinin harici maliyetleri yoktur hatta harici getirileri vardır. Yeşil enerjiler için de kurulum maliyetleri olmasına karşın teknolojinin gelişmesiyle maliyetleri gittikçe düşmektedir. Yeşil enerjinin yakın ve orta gelecekte en ekonomik enerji olacağı öngörülmektedir (1).

Yeşil enerjinin üretim boyutu diğer enerjilere göre (şu an için) çok değildir. Dolayısıyla tüketim boyutu da fosil yakıtlara göre çok olamaz. Yenilenebilir kaynaklardan sürdürülebilir yeşil enerjiye geçildiğinde tüketiciler enerji ihtiyaçlarını gönüllü düşürmelidir ki ihtiyaç duyulan enerji miktarı azalsın. Bu aynı zamanda ekonomik krizlere gebe bir dünyada tasarruf bilincinin oluşmasına kakı sağlayacaktır. Bu tasarruf için enerji tasarruflu ampuller, A+ beyaz eşyalar, yalıtım sistemleri kullanılabilir (1).

AB Su Yönetimi Çerçeve Direktifi ile su ve akarsu kaynaklarından enerji üretiminin çerçevesi belirlenmiştir. Bu mevzuat çerçevesinde İngiltere’de (Şu an AB’den ayrılmıştır) akarsular üzerinde elektrik üretim projelerine sadece eski su değirmenlerinde izin verilmektedir. Çünkü bu şekilde su akarsu yatağından koparılmaz, doğal akışına müdahale edilmez, akarsuyun mevcut suyun sadece bir kısmı kanala alınarak pervaneden veya Arşimet vidasından geçirilir. Suyun çok büyük kısmıysa akışına devam eder. Dalga enerjisindeyse dalgaların belirsizliği, deniz üzerinde sabit bir yapı kurmanın zorluğu gibi etkenlerden dolayı gerçekleştirilmesini şu an için zor ve maliyetli bir yöntemdir (1).

Rüzgâr çiftlikleri temiz enerji üretse de türbinlerin doğal görüntüyü bozması, dişlilerden ve dönmeden kaynaklı sesler, kuşların pervanelere çarpıp ölmesi, elektromanyetik enterferansa yol açıp bazı bölgelerde televizyon ve telsiz haberleşmelerini etkilemesi gibibazı itirazlar vardır. Rüzgâr santrallerinin pervane boyları 50 metreye kadar ulaşmaktadır. Bu da değerli karasal alanlarda boş alan bulunmasını zorlaştırmaktadır. Türbinlerin arasındaki toprak, normal tarımsal faaliyetlerde kullanılabilir veya doğal yaşama tahsis edilebilir. Deniz ortamı da rüzgâr santralleri için ideal olan yüksek rüzgâr hızları ve pürüzsüz yüzey alanını sağladığı için tercih edilebilir. Pervaneyle jeneratör arasındaki dişliler kullanılmayarak gürültü bertaraf edilmiş ve maliyet düşürülmüş olur. Fosil yakıtlı elektrik santrallerin yol açtığı zehirli gazların kuş ölümleri, rüzgâr türbinlerinin yol açtıklarından çok daha fazladır (1).

Biyokütle yakılırken karbondioksit çıkacağından karbon emisyonu olarak nitelenebilir. Ancak biyoyakıt sonucunda karbondioksit ortaya çıksa da biyokütlenin esas kaynağı olan bitkiler büyürken karbon tükettiği için toplamda atmosfere giren ve çıkan karbon miktarı hemen hemen eşit olmuş olur. Yetersiz hava ortamında ısıtılan biokütleler sıvılaşır veya gazlaşır. Bu işlemlerin çıktıları yüksek oranda artık ve kimyasallar içerdiğinden kullanılmadan önce kimyasal işlem ve filtrelemelerden geçirilmelidir. Ayrıca birçok biyoenerji kaynağı aynı zamanda besidir. Besin kaynağı üretmekte kullanılan tarlalar, biyoenerji kaynaklarına tahsis edilmemelidir. (Kuraklık sonucu gıda kıtlığı da beklenmektedir). Besin-enerji ikilemi çıkmamalıdır (1).

Yenilenebilir kaynaklardan elde edilen yeşil enerji şu anki teknolojiyle her istenildiği zaman hazır olamaz. Rüzgârın esmediği, güneşin yeterli olmadığı, dalga ve akıntının istenilen boyutta olmadığı günler için yeşil enerjilerin depolanmaları sorunludur. Bunun için akıllı şebeke ve sayaçlar, elektrikli araçlar gibi yeni teknolojilere gereksinim vardır (1).

Değerlendirme

Karbondioksit gazı başta olmak üzere sera gazlarının atmosferde yoğun olarak birikmesi, küresel ısınmaya ve diğer anormal meteorolojik olaylara neden olmaktadır. Bu da hayatta kalmamızı sağlayan su ve gıdayı doğrudan etkilemektedir. Meydana gelen sıcaklık artışı, dünya ikliminin değişmesine, kutuplardaki buzulların erimesine, deniz seviyelerinin yükselmesine ve neticede birçok verimli tarım topraklarının sular altında kalmasına ve gıda kıtlığına, hayat pahalılığına neden olacaktır. Küresel ısı artışını önlemenin ilk koşulu, fosil yakıt kullanımını sınırlayarak, hatta tamamen uzaklaşarak enerji altyapısını yenilenebilir temiz enerjilere yani yeşil enerjiye uyarlamaktır.

Uluslararası kurumlar ve devletler de küresel ve yerel düşünerek temiz enerji ve sürdürülebilir kalkınma politikalarını belirlemekte, ülkeleri ve Dünya vatandaşlarını bu konulara yönlendirmektedir. Bunun hayata geçirilmesi sadece kamu yöneticileri tarafından olamayacağı da açıktır. Yasa yapıcı ulusal devletlerle beraber üniversitelerde yapılan bilimsel araştırmalar ve teknolojik donanımların endüstri ve tarımsal üretimi şekillendirmesi, sivil toplum örgütlerinin tüm bunları tabana yayması ve özel şirketlerin sadece kâr amacı gütmeden insan ve çevre sağlığını gözeten üretim ve satış politikaları sürdürülebilir kalkınma politikalarını bir sistem haline getirmeleri gerekmektedir. Elbette tüketicilerin bireysel ve örgütsel işin içinde olması ve sahiplenmesi de çok önemlidir. Sonuçta tüm olumsuzluklar tüketiciye yanşayacaktır.

Türkiye’de de Sıfır Atık ve son yıllarda yayımlanan Avrupa Yeşil Mutabakatı çerçevesi dahilinde sürdürülebilir kalkınma ve yenilenebilir enerji politikalarına uygun planlama ve uygulamaların yapıldığı görülmektedir ancak bunlar yetersizdir ve çoğu zaman kâğıt üzerinde kalmaktadır. Ayrıca Türkiye’nin uluslararası teknik düzenlemeleri(Örneğin, Paris İklim Antlaşması) uygulamaya geçirmede yeterli duyarlılığı göstermek için acilen mecliste onaylaması ve Avrupa Yeşil Mutabakatına uygun yasalar hazırlayıp üretim ve ticaretini bu yönergelere göre yapması, ülke ve dünya için fayda sağlayacaktır. Diğer yandan Türkiye’nin yakın-orta gelecekte enerji kullanımında anlamlı bir yeri olmayacak fosil enerji kaynaklarının kullanımında yeterli dönüşüm ve kısıtlamalara gitmesi, alternatif yenilenebilir temiz enerji kaynakları için gerekli ARGE ve yeni teknolojilere yeterli maddi bütçe ayırması ve nükleer enerji tartışmalarını sonuçlandırması da kendi vatandaşları ve küresel çevre menfaatinedir. Tüm bunlar Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılığını da azaltacak ve güvenilir sürdürülebilir kalkınmada boşlukları kapatacaktır. Sonuçta uluslararası antlaşmalar daha yaşanılası bir Dünya oluşturmak ve ulusal devletlerin sürdürülebilir kalkınması ve vatandaşlarının temel insan hakkı olan temiz bir çevrede yaşama hakkını korumak için antlaşmalar yapmakta ve uygulanması için teşviklerde bulunmaktadır. Bireyler, ulusal bir devletin vatandaşı olduğu kadar ortak kaderi paylaştığı galakside mavi-yeşil tek gezegen olan Dünya’nın sakinleridir.

Kaynakça

  1. Kurucu, A. A. (2015) Yeşil Enerji: Türkiye’nin Potansiyelinin ve Uygulamalarının Avrupa’dan Örneklerle Karşılaştırılması. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal Çevre Bilimleri Anabilim Dalı Doktora Tezi

  2. Özdemir, S., Özkan ve K., Mert, A. (2020) Ekolojik Bakış Açısı ile İklim Değişimi Senaryoları. Biological Diversityand Conservation DOI: 10.46309/biodicon.2020. 762985 13/3 (2020) 361-371

  3. Kaysı, İ. (2019) Sürdürülebilir Enerji Politikaları ve Ekonomiye Etkileri: Türkiye Örneği. Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi

  4. Göktuğ, Ş. ve Önder, H. G. (2021) Atık Yönetimi, Sera Gazı Emisyonları ve Türkiye: Avrupa Yeşil Mutabakatı Çerçevesinde Bir Değerlendirme. Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 9, Sayı: 112, Ocak 2021, s. 194-216

  5. Uyar, N. (2016) Sürdürülebilir Enerji Açığı ve Türkiye Örneği. Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat Anabilim Dalı İktisat Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi.

3 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör